Hayaletler (2020) – Azra Deniz Okyay : Future Perfect

“Bıkmadık mı artık Türkiye sorunlarıyla ilgili filmler izlemekten! Kentsel dönüşümmüş, LGBTI’ymiş, feministmiş hep aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Sonra da tabi festivallere yaranacaklar.”

Film, 26 Ekim 2020 tarihinde, parçası olduğu zamanın geleceğinde başlıyor. Bu yazıyı kaleme aldığım tarihte ise bu gelecek çoktan geçmişin bir parçası olmuş durumda. Yukarıda italik yazdığım ve filme dair bu anonim cümleler de muhtemel bir geleceğe ait. Belki yarın siz filmi izledikten sonra dile gelecekler ve böylece onlar da geçmişe karışacak.

Kaynak: Bianet

Azra Deniz Okyay’ın Türkiye’nin kayıp gençliğinin peşine düştüğü filmi belki de ilk bakışta kulağa kolay bir sembolizm örneğiymiş gibi gelen ismiyle dikkat çekiyor. “Hayaletler”. Türkiye gündeminin genellikle sosyal medyadan, televizyondan her yönüyle tanıdığımızı hissettiğimiz kesimlerin, kimliklerin, mekanların ve sorunların konsantre film anlatısı içinde bir araya geldiğini düşünüyor ister istemez insan. İşte “Hayaletler”in sembolizmi tam da bu yanılsama üzerine oynuyor ve imgelerle kurduğumuz ilişkilerin gerçeği tanıma, bilme ve ona temas etme konusunda ne denli yetersiz kalabileceğini gözler önüne seriyor. Zira hayaletler, görünürlüğün ve görünmezliğin sınır çizgisinde yer alan varlıklardır. Bununla da bitmez Hayaletler insanlara musallat olur, onların peşlerini bırakmazlar bir türlü. Okyay’ın Hayaletler’i bu “çok tuhaf çok tanıdık”* insanlara ve mekanlara karşı konumumuzu sorguluyor. Filmin en büyük başarısı da bu sorgulamayı sinemaya özgü anlatı ve kurgu yöntemleriyle gerçekleştirmesinde yatıyor. Ülke sinemamızda benzerine ender rastladığımız çoklu anlatı (choral narration) yapısını benimseyen film, anlatı zamanını da tersyüz eden kurgusunun da etkisiyle seyircinin aşina olduğu temsillerle arasına bir mesafe koymayı başarıyor. Bu bağlamda, filmin mekan edindiği İstanbul ve özellikle de kentsel dönüşümün ve göç dalgasının en yoğun şekilde hissedildiği mahalleleri ele alış biçimi de dikkate değer. Son yıllarda mekanı sinemayla inşa eden Kaygı ve Abluka gibi filmlerde örneklerine rastladığımız bir yaklaşımla topografik sınırların ötesinde bir dünya sunuyor Hayaletler. Filmin gerçeği (ve dolaylı yoldan da bizim gerçeğimiz), ham haliyle kameraya alınarak değil; iş makinelerinin, alüminyum kaplamaların, çöken binaların görsel düzlemde buluşup dışavurumcu bir yaklaşımla hayatlarımıza sinen hapsolmuşluk ve kaybolmuşluk hislerinin filtresinden geçirilerek inşa ediliyor.

Geçen her saniyede değişen, büyüyen ve aynı zamanda yıkılan bir canavarı andıran şehri nasıl ekrana taşımalı? Hayaletler, mekana dair bu çarpıcı soruyu ekrana taşıyarak hem kurgusunu hem de karakterler arası ilişkilerini hareket halindeki bir labirente dönüştürüyor. Filmin daracık sokaklarında yolları kesişen Didem, İffet, Ela ve Raşit arasındaki ilişki ağları, parçası olduğumuz toplumdaki insanların fiziksel yakınlığının aslında sosyal bağlamdaki uçurumlara işaret ettiğini ortaya koyuyor. Yine de Okyay’ın, bazı karakterleriyle arasında diğerlerine kıyasla daha az bir sosyokültürel mesafe olduğu ve bunun filmin anlatısında ve karakter temsillerinde de yankı bulduğunu da not etmekte fayda var. Ancak bu noktada, sözde bir nesnellik idealinin peşinden koşmak yerine her bir insanın ve özelinde de sanatçının dünyaya kendi sosyal, kültürel ve kimliksel çerçevesinden baktığını hatırlamak gerek. Okyay, bu öznellik açmazını kendi lehine çeviriyor ve “öteki”nin ve “ötekileştiren”in ne denli hızlı bir biçimde yer değiştirebileceği düşüncesini filminin ana eksenine yerleştiriyor. Sinema kadrajını işgal eden dijital ekranlarsa karakterler bakışlarının değiştiği hakiki bir filtre görevi görüyor.

Hayaletler mekanın değişimi bağlamında da görüldüğü üzere “zamana karşı yarışan” bir film. Karakterleri nasıl sistemin öyle ya da böyle ellerinden aldığı kaderlerinin peşinden koşup dizginleri ele geçirmeye çalışıyorsa, film de yitip gitmekte olan bir toplumsal hafızayı yakalamaya çalışıyor. Yakın geleceğimizde kurgulanan bir hikayenin zamanı artık geçmişimizde kaldığında filme atfedilen “distopya” ifadesi de sarsıntıya uğruyor. Tıpkı tarihsel travmaların sığındığı fantastik tür sineması gibi, bu alternatif gelecek tasviri de geçmişimizi kanatları altına alıyor.

* Aynı adlı harika kitaba selam olsun!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s