Promising Young Woman (2020) – Emerald Fennell

Tecavüz Kültürü Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Emerald Fennell’ın kariyerinde ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu ve başrollerinde Carey Mulligan ile Bo Burnham’i izlediğimiz Promising Young Woman, bu yılın en çok konuşulan ancak ele aldığı konular karşısındaki konumuna dair elle tutulur neredeyse hiçbir şey söylenmeyen filmlerinden. Buna rağmen, Promising Young Woman’ı izledikten sonra film değerlendirme sitelerinde beşer yıldızları görünce kafasındaki soruları “her halde ben yanlış anladım” diyerek bir kenara bırakan sayısız seyircinin olduğunu da varsaymamak elde değil. Elbette ki bir filmle ilgili olumlu değerlendirmeler yazılmasından daha doğal bir şey olamaz. Ancak söz konusu metinler eleştiriden ziyade bir tür pazarlama ve reklam şekline bürününce filmi sorgulamayan, çiğnemeden yutan ve tecavüzle ilgili çeşitli sorunlu temsilleri görmezden gelen bir söylem kalkanı kuruluyor. Bu kalkanı delip, filmin bizzat meydan okuduğu “tecavüz-intikam” türüne ve tecavüzün sinematografik temsillerine dair ne ölçüde kısır bir döngünün içine girdiğini ve bu meydan okumanın ancak tanıtım ve reklam bağlamında söz konusu olabileceğini göstermekse gayet de mümkün.

Promising Young Woman’ın hikayesi günümüz sinemasında örneklerine daha sık rastlamaya başladığımız kadın anti-kahraman figürüyle tanıştırıyor bizi. Kahramanımız Cassie, gece kulüplerine ve barlara gidip sarhoş gibi davranan ve onun bu halinden faydalanıp kendisiyle sevişmeye kalkışan erkeklere ders vermeyi hobi edinmiş bir kadın. Cassie, pembe defter ve kalemiyle çetelesini tuttuğu “kurbanlarına” tecavüz kültürü dersi veredursun, bir gün çalıştığı kahve dükkanında yarım bıraktığı tıp fakültesinden Ryan ile karşılaşınca, genç kadının geçmişindeki ateşi asla sönmemiş travma daha da alevlenir ve Cassie intikam planını adım adım hayata geçirmeye başlar.

Hikayesine baktığımız zaman Promising Young Woman’ın, Türkçeye “tecavüz-intikam” filmleri olarak çevrilen “rape and revenge” filmleriyle ilişki kurduğu ortada. Ki bu ilişkilenmeyi filmin bizzat benimsediğini ve bahsi geçen türün kodlarını altüst ettiğine dair sayısız tanıtım yazısı, röportaj vs.’nin de mevcut olduğunu belirtmek gerek. Tecavüz-intikam filmleri genel hatlarıyla tecavüze uğrayan kadın ya da erkek karakterin, yakınlarının ya da bizzat kendisinin suçlulardan intikam almasına dayanır. Tecavüz-intikam filmleri genellikle grafik şiddete bolca rastlanan, düşük bütçeli bir yapımı akla getirse de aslında kapsamı, içeriği, temsili farklı dönemlerde, kültürlerde ve türlerde farklılık gösteren ve altüst edecek bir bütünlüğe o kadar da sahip olmayan filmler bütünü çıkar karşımıza. Mesela Ingmar Bergman’ın Genç Kız Pınarı da bir tecavüz-intikam filmi olarak değerlendirilebilir. Yine de eğer bir filmler bütününden bahsediyorsak, bu türle ilişkilendirilen hiçbir film geçmişteki temsillerden, temalardan ve elbette ki de tecavüz suçuna yaklaşımlardan bağımsız olarak değerlendirilemez.1 Bu bağlamda Promising Young Woman da, altüst etmeye yeltendiği bazı sorunsallardan kaçamıyor.

Filmde tecavüz eyleminin gösterilmemesi ve tecavüze uğrayan, sonrasında intihar eden Nina’nın filmi ve Cassie’nin yaşamını bizzat yokluğuyla kuşatması filmin etik düzlemde “gösterme / göstermeme” tercihleri açısından önem arz ettiğini belirtmek gerek. Zira tecavüz-intikam filmlerine dair en temel etik sorgulama söz konusu eylemi göstermenin, eleştirmek için bile olsa, onu görsel düzlemde yeniden üreterek tecavüzü estetize etmesine ve seyircinin bizzat yaşamadığı bir olayla özdeşleşim kurmasına dayalıdır. Buna karşılık göstermeme tercihinin tecavüz gerçeğini hasır altı ederek, hayatımızın bu denli içinde olan bir suçu ekrana taşımayarak bir tür sansür mekanizmasının pençesine düşebileceğini de unutmamak gerek. Promising Young Woman bu sorgulamalara girmeden odağını doğrudan “intikam” temsillerine çeviriyor. Ancak ne zaman ki Cassie, insanlardan intikamını onları tecavüzün duygusal ve psikolojik yükleriyle baş başa bırakarak almaya başlıyor, film etiketini gururla taşıdığı feminist söylem yerine “göze göz dişe diş” anlayışını ortaya koymaktan ileri gidemiyor.

Cassie’nin, Nina’nın uğradığı tecavüz karşısında dinmek bilmeyen intikam ateşine insanların tepkisiz kalışlarının, iki genç kızın söylediklerine kulak vermeyişlerinin ve bu olayın “o zamanlar küçüktük” diyerek unutturulmaya çalışılmasının sebep olduğu ortada. (Mitolojik bir referans olarak ilk anda göze çarpan Cassandra ismine girmeyeceğim bile!) Dolayısıyla Cassie, bu travmayı geçmişte bırakmanın ne denli zor olduğunu kanıtlamak için, olaylara seyirci kalanları bir tür tecavüz simülasyonuna maruz bırakıyor ve Nina’yla aynı duyguları hissetmeye zorluyor onları. Cassie’nin bu simülasyonu özellikle de iki kadına, başka bir deyişle patriyarka sebebiyle zaten potansiyel olarak tecavüz tehdidi altındaki iki bireye uygulaması filmdeki en sorunlu senaryo tercihlerinden biri. Elbette ki burada yönetmen tecavüz kültürünün varlığında erkekler kadar kadınların da payının olduğunu da vurgulamak istemiş olabilir. Fakat bu sorgulama, herhangi bir kişiye de tecavüz travmasını ve kültürünü ancak ve ancak kurban konumundayken anlayacağı bir ders verme tercihini meşru kılmamalıdır.

Filmler, bünyelerinde barındırdıkları karakterlerin savundukları görüşleri ve ideolojilerle her zaman aynı çizgide olmak zorunda değildir. Hatta filmin ve anlatı içindeki söylemin arasındaki mesafe etkili bir eleştirel araç olarak kullanılabilir. Promising Young Woman ise Cassie karakterine yönelik potansiyel bir eleştiri kapısı aralamak yerine filmi ve karakteri MeToo hareketleriyle çalkalanan kültür evrenimizin bir sembolü haline getiriyor. Film, Cassie’nin ne olursa olsun kadınlara zorbalık yapan bir kadın olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Tıpkı Todd Philips’in Joker karakteriyle ortaya koyduğu sosyal ve politik söylemi gibi, Promising Young Woman ve özellikle de Cassie zamanın ruhunu feminizme tercih ediyor.

Ancak filmdeki kurbanlaştırma eğiliminden Cassie de nasibini alıyor. Tecavüz konusunda tercihini göstermemekten yana kullanan film, Cassie’nin kurban konumunda olduğu kesintisiz bir şiddet sekansını ekrana taşımaktan ne yazık ki çekinmiyor. Film, zekice ayarlanmış bir kurguyla tüm bu kurban temsilini tersine çevirip seyirciyi aslında her şeyin planlandığına ve genç kadının kazanan taraf olduğuna inandırmaya çalıştırsa bile bu, Cassie’nin tecavüz travmasının acısını ancak kendini kurban ederek dindirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Thelma and Louise’ten beri bildiğimiz bir gerçek bu. Ufukta ne yazık ki altüst edilen ne bir temsil ne de bir söylem görünüyor. Kadınlar ölmeye, öldürülmeye devam ediyor; kazanan filmler oluyor.

1- Rape-revenge filmleriyle ilgili daha detaylı bir çalışma için Alexandra Heller-Nicholas’ın Rape-Revenge Films: A Critical Study kitabına göz atabilirsiniz.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s